KAN DAVALARI

                                                                                                                    Uzm.Ekrem AKMAN*

 

GİRİŞ

 

            İçinde bulunduğumuz haberleşme ve iletişim çağında her şey baş döndürücü bir hızla değişmekte, dünyamız gittikçe küçülmektedir. Adeta küçük bir köy halini alan dünyada, etkileşim ve hızlı iletişim teknikleriyle  kültürler birbirine karışmakta ve çok hızlı bir şekilde birbirinden  etkilenmektedirler

 Böylesine  küçülen, globalleşen dünyada pek çok yerel adet ve örfler, hatta geniş manada kültürler hızlı bir değişime uğramaktadır. Günümüzde pek çok şey değişti. Ama bir yerlerde bazı şeyler maalesef hala değişmedi. Kin... Düşmanlık. Kan... Evet bölgemizden, ve özellikle çalışma alanımızı ilgilendirdiği için Siverek’te yıllarca bir şekilde dökülen, akıtılan kandan bahsediyorum. Son yıllarda terör yüzünden akan kanlar, sönen ocaklar, dökülen gözyaşları, heder olan hayatlar bir tarafa,  kronikleşen, her türlü değişime rağmen değişme istidadı göstermeyen bir olgudan, kan davasından bahsediyorum. Bu sosyal yaranın cemiyet bünyesinde meydana getirdiği olumsuzluklar başlı başına toplumsal bir sorun olarak devam etmektedir.

Bu tür olayların sosyal, ekonomik ve psikolojik etkilerini ancak olayın içinde yaşayanlar bilir. Kan davalarının, düşman sahibi olmanın ekonomik ve sosyal etkileri bir yana, sadece kişilerin şahsi hayatında ruh ve hayal dünyalarında meydana getirdiği tahribat, hele çocukları nasıl bir halet-i ruhiye ile karşı karşıya bıraktığı vakası bile başlı başına bir cehennem hayatı tasvirini önümüze koyar.

             Peki insanlarımız bu cehennem hayatını niçin kendilerine reva görüyorlar. Neden bu acımasız, katı, kindar ve ilkel yaşamın içinde yıllardır sürüklenip gidiyorlar. Neden kendileri de kan davalarını sevmedikleri, nefret ettikleri halde ondan kurtulamıyorlar.  Kanaatimce kan davası dediğimiz bu cehennem hayatının bir değil, bir çok, girift ve karmaşık sebebi vardır. Konuyu çözüp tahlil etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Ama şunu da bilelim ki, çözümü olmayan hiç bir sorun yoktur. Yeter ki, iyi niyet ve etraflı bir şekilde olayı teşhis etmek gayreti içinde olalım.

Kan davasının ne olduğu , tarihi gelişimi, diğer toplumlarda ve kültürlerde nasıl uygulandığı, nedenleri ve çözümünü  başlıklar halinde inceledik.

 

            Kan Davası Nedir ?

 

     Bir kimsenin ailesinden ya da akrabalarından birini öldüren bir kişiyi  ya da onun akrabalarından birinin öldürülenin kanına karşılık olmak üzere öldürülmesi geleneğidir. Ya da “Bir aile  kabile ya da aşiretin üyelerine karşı başka bir aile, kabile ya da aşiret üyelerinin çeşitli nedenlerle duydukları kin dolayısıyla birbirlerinin yaşamlarına son vermeleridir.[1] Başka bir tanım “Devletin işe karışmadığı durumda, düşman ailelerin karşılıklı olarak birbirlerini cezalandırmaları biçimi.[2]

 

Tanımların ortak özelliği “öç alma”  kavramıdır.  Alınan  öcün devlet otoritesi ile değil kişisel öç alma şeklinde cereyan etmesidir. Kan davaları   “ilk öldürme – ilk öldürülenin öcünün alınması – tekrar karşı tarafın intikamı” şeklinde gelişir. Kan davaları aileler arasında olduğu gibi, kabileler hatta aşiretler arasında da olur. Kan davalarının bir başka özelliği, olayların uzun bir zamana yayılması ve çeşitli aralıklarla devam etmesidir.

 

        Tarihi  Gelişimi

 

   İlk çağlarda iki ayrı kabile arasındaki anlaşmazlığın -el koyacak üstün bir otorite olmadığından – çözümünü klanlar kendileri bulurlar ve  öçlerini kendileri alırlardı. Üstün otorite (Devlet) daha sonra kısası yasalaştırmıştır. Böylece kişilerin öçlerini devlet otoritesi alma devri  başlamıştır. Bunun bir adım ötesi  devlet, (İslam hukuku, Germen ve Frank hukuklarında) para cezası vererek uzlaşma yolunu aramıştır. Bu hukuklarda değişik şekillerde diyet tarifeleri konmuştur. İlkel toplulukların oluşturduğu adalet sisteminde “kişisel sorumluluk” yoktu. “Aşiret veya kabile sorumluluğu” vardı. “Suçun şahsiliği” şeklinde kavramlaştırılan günümüz hukuk kuralı yerine “Aşiret, kabile” sorumluluğu vardı. İşlenen suçun cezası günümüz hukuk normlarına göre, suçu işleyene  ve bizzat suçun işlenmesinde katkısı olan kişilere verilir. Gelişmiş toplumlarda “suçun şahsiliği” prensibi geçerlidir. Ama ilkel toplumlarda ve günümüz ilkel toplum anlayışı devam eden yerlerde, bir kişi suç işlediğinde, onun bütün kabile ve aşireti sorumlu olur. Ölen kişinin statüsüne göre öldüren taraftan intikam alınır. Hammurrabi kanunlarından bir hükme göre “Şayet ev yıkılarak sahibinin çocuğu öldürülürse, evi yakanın çocuğu öldürülür. (Rouseled Marcel. Adalet tarihi Çev. Adnan Cemgil, İst. 1963, s.6)[3] Burada dikkat çeken husus ceza, evi yakana değil, bir başkasına, (çocuğuna) verilmektedir. Ayrıca ilkel toplumlarda en çok görülen durum; suç işleyen kişinin aşiret ve kabilesinin toptan suçlanması ve cezanın  suçsuz kişilere de şamil kılınmasıdır. Günümüz kan davalarının  temel karakteri de bu anlayıştır.

 

Öç alma duygusu ilkel toplumlarda çok şiddetlidir. Kızılderililer öçlerini almadıkları zaman kendilerini öldürürler. Bir Afgan atasözünde şöyle deniliyor “Yüz yıllık intikamın henüz süt dişleri vardır.” Yani daha taptazedir. Miladi 630’larda Hz Muhammed (a.s) veda hutbesinde kan davalarının yasaklandığını ve bunun ilk uygulaması olarak kaldırdığı ilk kan davasının kendi akrabalarının kan davası olduğunu ilan etmesine ve İslam dininde cana kıymak en büyük suç ve günah olarak ilan edilmesine[4] rağmen İslam toplumlarının büyük bir kısmında kan davalarına rastlanmaktadır.

             Diğer Toplumlarda Kan Davaları

Kan gütme, daha önce sözünü ettiğimiz gibi ilkel toplumlarda görülmüş, toplu öç almadan kişisel öç almaya dönüşmüştür. Bir çok ülke ve toplumlarda  görülür. Bunlardan bazılarını  kıyaslamak  açısından aşağıya alıyorum.

            “Gronland’da yaşayanlar arasında bir adamın öldürülmesi, katilin yahut çocuklarının ya da yakın akrabalarından birinin öldürülmesini gerektirir. Eğer akrabasından kimse yoksa, komşusu öldürülür.

            Arap ülkelerinin bir kısmında suçlu yerine cezaya çarptırılan kimseler yalnız erkek kardeşler ve  erkek çocuklardır.

            Arnavutluk’ta, İşkodra’da bir adam öldürülünce bütün ailesi kan davasını takip ederler. Dukain yasasına göre “Akıtılan kan kaybolmamalıdır. İki  yara bir kan demektir. Bir adama silah çeken, isabet ettirmemiş olsa bile şerefini almış demektir. İlk fırsatta öldürülmelidir. Öç babadan, oğula, hatta toruna kadar intikal eder.”[5]

            ABD’de 19.yüzyılda kan gütmeler Apalaj Dağları’nın güney taraflarındaki federe devletlerde yayılmıştır. Kaliforniya civarındaki yerlilerin bazılarında bir katilden en iyi öç almanın yolu, onun sevdiklerinden birini öldürmek şeklinde gelenek haline gelmiştir. Avustralya yerlileri arasında da kan gütmenin yerini tutan çarpışmalara sık sık rastlanır.

            Şeref anlayışı öç almayı gerektirir. Güçlü merkezi siyasal otoritelerin kurulması, genellikle bu olayların bastırılmasında önemli bir rol oynar. Kan davaları özellikle hukuksal şekil ve prosedürün yok olduğu yerlerde görülmektedir.

            Kan davaları  İtalyan topluluklarında da görülmektedir. Örneğin Sicilya ve Sardinya adalarında bu olaylara sık sık rastlanır. Kan gütmenin en çok görüldüğü yerlerden birisi de Korsika’dır. Nedenleri ise Korsikalıların denizden gelen akınlara karşı kendilerini korumak zarureti ve Cenevizlilerin hüküm sürmek için bölmek politikası idi.

            Korsika’da  öldürülenin en yakın akrabası karşı taraftan öç alır. Olaylar, Korsika’da 17. ve 18. Yüzyıllarda önemli sonuçlar doğurmuştur. Bugün gelenek ve göreneklerin zayıflaması ve hükümet eylemleri ile azalmıştır.

            Amerikalı kriminologlar, özellikle Kentucky ve Kuzey Carolina’nın dağlık arazisinde devlet gücünün ve örgütünün kendini yeter derecede gösterememiş olmasını da buralarda bu geleneklerin sürüp gitmesinin başlıca nedenlerden biri olarak saymaktadırlar. [6]

            Kan Davalarının Nedenleri

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde  diğer bölgelere oranla daha fazla kan davaları meydana gelmektedir. Çalışma alanımız Siverek’i içinde bulunduğu bölgeden ayrı düşünemeyiz. Siverek’teki sosyal, toplumsal ve ekonomik oluşumlar bölgenin genelinden pek farklı sayılmaz. Yukarıda kan davasının tanımı, tarihi gelişimi ve diğer toplumlarda ne şekilde uygulandığına bakınca gördük ki, tanımımıza giren olaylar, şartları oluştuğunda dünyanın hemen her kesiminde ve toplumunda meydana gelmişlerdir.[7] Kan davalarının oluşumuna zemin hazırlayan  nedenleri şöyle sıralayabiliriz.

 

1- İlkel toplum. İlkel toplum olmanın  konumuz açısından koşulu, kişisel öç alma safhasında oluşudur.

2- Üstün otoritenin olmayışı. İlkel toplumlarda  görülen bir özelliktir. Devlet   henüz tam örgütlenememiştir. Ya da İşlevini gereği gibi yerine getirememektedir.

3- Suçun şahsiliği prensibinin geçerli olmaması. Suçlarda kişisel sorumluluk değil, toplu  sorumluluk vardır. Cezayı sadece suçu işleyene değil, onun akraba,kabile veya aşiretine  uygularlar.

4- Kişisel öç alma safhasının devam etmesi. Suçluyu üstün güç, devlet otoritesi değil kişiler cezalandırmaktadır.

5- Güçlü siyasal merkezi otoritenin olmayışı. Kişiler bir sorunları olduğunda adli yargıya değil, aşiret ve kabile reislerine veya çevrede  güçlü kim ise ona gitmektedirler.

6- Kapalı toplum  yapısı. Aşiret tipi yapılanmada yüz yüze, içten ve sıkı ilişkilerin yoğun olması

7- Yoksulluk, hareketsizlik ve dış dünya ile ilişkilerin  çok zayıf olması.

8-        Eğitim seviyesinin düşüklüğü

9-        Bulunduğu olumsuz ortam ve yaşamı kabullenen, tembelliğe dayanan bir yaşam biçimi

 

Yukarıda sayılan şartların bölgemizde ve Siverek’te  olup olmadığına, ya da Bölge ve Siverek’in bu nedenlerin neresinde olduğuna bakarsak, kan davalarının kökenine inmiş oluruz. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu saydıklarımız ilkel toplumlarda genel olarak görülenlerdir. Ya da bir toplumun ilkellik derecesini ortaya koyan şablonlardır. Bir toplumun ilkel olup olmadığını, ya da ne kadar ilkel olduğunu yukarıda verilen değerlere ne kadar uzak veya yakın olduğuna bakarak  bulabiliriz.

 

İlkel toplumun ve özelde kan davalarının nedeni olarak yukarıdaki maddeleri  toplumsal ve ekonomik nedenler başlıkları altında ikiye ayırabiliriz.

            Toplumsal nedenler:  Devlet otoritesi, demografik yapı, sosyal yapı, kültür ilişkileri 

            Ekonomik nedenleri de; Yoksulluk, kapalı toplum, hareketsizlik olarak belirleyebiliriz.

 

            Bu  maddeler ışığında  bölgemizi değerlendirelim:

 

DPT’nın 1962  yılında yaptırdığı ve şimdiye  kadar  ülkemizde bölgeler arası çalışmaların en sistematik olanını teşkil eden[8] Frederic W. Frey’in yayınladığı raporda GAP alanına giren Güneydoğu Bölgesinin özelliklerini ve diğer bölgelerle karşılaştırıldığında, yörenin sosyal yapısını şu şekilde açıklamıştır. “Türkiye geneli ile karşılaştırıldığında Güneydoğu bölgesi diğer bölgelerden 1/3 oranında geridir.” Frey raporunun bölgeyi en çok ilgilendiren kısmında bölgenin sosyal yapısının beş temel unsuru belirtilerek  buranın yapısı hakkında bize çok kuvvetli ipuçları vermektedir. Bunlar ;

 

1 -   Yoksulluk

2 -   Köylerin dış dünya ile kısmen alakasının kesilmesi ve yalnızlık içine itilmiş olmaları

3 -   Hareketsizlik

4 -   Okur yazarlık oranın düşük oluşu

5 -   Tevekküle dayalı bir dünya görüşünün hakim oluşu  

 

Güneydoğu Bölgesi görüldüğü gibi  oransal olarak yoksul, kapalı toplum özelliği taşıyan, hareketsiz, elindeki ile yetinen tevekkülcü bir anlayışın hüküm sürdüğü bir bölge. Eğitim düzeyi de Türkiye ortalamasının çok altında. Dolayısıyla yukarıda kan davalarına zemin hazırlayan nedenleri sayarken; yoksulluk, hareketsizlik ve dış dünya ile ilişkilerin çok zayıf olması, eğitim seviyesinin düşüklüğü, bulunduğu olumsuz ortam ve yaşamı kabullenen, tembelliğe dayanan bir yaşam biçimi şeklinde sayılan özellikler maalesef bölgemizin meşhur tabirle maküs talihi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksulluk ve kapalı toplum olma aslında hem ekonomik hem de sosyal  nedenleri beraber anlatmaktadırlar.

1’den 5’e kadar sıraladığımız nedenlerin bölgemizde olup olmadıkları veya ne kadar olduklarına iki başlık altında inceleyelim.

1- Kişisel Öç Alma, Toplu Sorumluluk (Aşiret veya kabile Sorumluluğu)

            Bölgemizde özellikle Siverek ve civarında  kan davalarının devam ettiğini biliyoruz. Gerçi kan davalarının istatistiği yapılmamıştır. Hangi olayın kan davası olup olmadığının belirlenmesi de ayrı bir konu. Bazen adi bir olay bile kan davası olarak görülmekte veya önce adi bir olay olarak başlayan bir cinayet daha sonra kan davasına dönüşebilmektedir. Ancak kabul edilmesi gereken bir vakıa, bölgemizde kan davalarının olduğu gerçeğidir. Uzun yıllar yapılan gözlemler ve bire bir yaptığımız görüşmeler sonucu, Siverek’teki kan davalarının temel karakteri “Suçun, suçlunun bütün aile ve kabilesine teşmil edildiğidir.”  Olay şu şekilde gelişiyor. Olaylar genellikle köylerde olur. Şehir merkezinde de olaylar meydana gelmektedir. Köylerdeki çatışmalar bazen birkaç gün sürer. Kolluk kuvvetleri duruma hakim olduktan sonra  olaya katılanlardan tutuklanma ihtimali olanlar gizlenir veya geçici olarak  kaçarlar. Şehirde meydana gelen olaylar ise, genellikle köydeki anlaşmazlıların devamı şeklinde gelişir. Olay ölüm ile sonuçlanırsa katilin bütün akrabaları işyerlerini kapatarak kendilerini güvenceye alacakları bir yere giderler. Çünkü bir akrabaları katil olmuştur ve her an bunun intikamı, katilin herhangi bir akrabasından alınabilir. (Örnek olay: Siverek’te Sokak başındaki manav ve kardeşi bakkal  (İ. İ). ile (R.İ) işyerlerini kapatmışlardı. Birkaç gün sonra  hala kapalı olduklarını görünce sordum. Köyden bir akrabaları birisini öldürmüş. Kendileri de saklanıyorlar. Ertesi gün (R)’yi gördüm. Niçin saklandığını sordum.

- Akrabalarımız adam öldürmüş.

- Sizin bu olayda bir katkınız var mı?

- Hayır yok. Hatta biz  adam öldüren akrabamızla uzun müddettir konuşmuyoruz. Aramız açık.  Ama karşı taraf bizi görürlerse af etmezler.”dedi.

Bir müddet sonra 7 çocuk sahibi (R) İzmir’e kaçtı. Dükkanını başkasına devretti. Ağabeyi şehirde saklanarak iki ay işyerini açmadı.)

 

Örnek olayımızda   toplumun bu kesiminin hem kişisel öç alma, hem de toplu sorumluluk safhasında oldukları  görülür. Çünkü olay olduktan sonra;

a)      Cezanın devlet otoritesi tarafından değil, kendileri tarafından verilmesine çalışılmıştır. Kişisel intikam alınmak istenmiştir.

b)      Sadece suçlunun cezalandırılması cihetine değil, baba tarafından bütün akrabaların  suçlanması ve cezalandırılmasına çalışılmıştır.

 

           Görülüyor ki, bölgemizin kan davaları yoğun olan kesimlerinde ilkel toplumun izleri devam etmektedir. Suçun şahsiliği prensibine riayet edilmemekte, suçlunun bütün akrabaları suçlanmakta ve cezalandırılmaktadır. Ayrıca devletin verdiği veya vereceği cezaya razı olmayıp kişisel olarak öç almaya çalışmaktadırlar. Tabii yöredeki bütün insanların aynı anlayışta olduğunu söylemek mümkün değildir. Sadece kan davalarını güden kesimler içerisinde bu anlayış vardır. Toplumun geniş bir kesiminde bu anlayışın terk edilmeye başlandığını gözlemlemek mümkündür.

 

Yeri gelmişken bölgeye ve Siverek’e haksızlık yapmamak açısından bir noktanın altını çizmek istiyorum. Kan davaları bağlamında hep bölgeden bahsediyoruz. Elbette ki kan davalarını araştırdığımız için bu olayların nedenlerini irdeliyoruz. Ancak bölgeyi ve Siverek’i her an kanın akıtıldığı bir şehir, bütün yöre halkının sürekli bu olayların içinde olduğu, etrafın kan gölü şeklinde gösterilmesinin çok büyük bir hata olduğunu söylemeliyim. Sadece oransal olarak buralarda bu olayların daha fazla görüldüğünü söyleyebiliriz.

 

2- Güçlü Siyasal merkezi otorite, Sorunların çözüm yeri

 

Günümüzde örgütlenmiş  siyasi otorite, yani devlet gücünün olmadığından söz etmek mümkün değildir. Güvenlik güçleri modern araçlarla ve sistemli yapılanmayla en uzak köylere bile çok kısa bir süre sonra ulaşabilmektedirler. Yani üstün otorite dediğimiz devletin otoritesi kurulmuştur. Ancak buna rağmen bölgede hala kişisel öç alma varsa ve insanlarımızın bir kısmı sorunlarının çözümünü üstün otoriteye havale etmiyorsa, bir yerlerde arıza var demektir. Önemli olan devlet açısından bu arızanın nerede olduğunu tespit edip çaresine bakmaktır. Bu konuları araştırmak  ve tutarlı verilere ulaşmak için yaptığımız bir anketin sonuçlarını aşağıya alıyorum.

 

ANKET

 

Siverek’te okuyan Siverekli ve  yurdun değişik yerlerinde ikamet eden yüksekokul  öğrencileri ile  akrabalık, aşiret yapılanması, sorunların çözümünde adli makamlara ne oranda müracaat edildiğini anlamak için anket yaptık.

 

Ankete yaşları 18 – 26 arasında değişen yüksekokulda  öğrenim gören 33’ü kız, 50’si erkek olmak üzere 83 öğrenci katılmıştır. Bunların bölgelere göre dağılımı  :

 

Güneydoğu Anadolu Bölgesinden: 35 (19’u Siverekli) Güneydoğu Bölgesi  şehirleri (Şanlıurfa, Adıyaman, Mardin, Diyarbakır) Gaziantep de katılırsa bölgemizden ankete katılanların sayısı 39 kişi eder.

 

Ege Bölgesi                :   6 Şehir ,   8 kişi

Akdeniz Bölgesi         :   4 Şehir , 10 kişi

İç Anadolu                 :   7 Şehir ,   9 kişi

Karadeniz                  :   4 Şehir ,   5 kişi

Marmara                   :   2 Şehir ,   2 kişi

Doğu Anadolu           :   2 Şehir ,   4 kişi

 

Olmak üzere ankete 30 değişik şehirden 83 kişi katılmıştır. Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden katılanların  toplamı 43 kişidir. Bu rakam araştırma alanımızın dışındaki bölgelerde yaşayanların  yarısına yakındır. Bu durum anket  tekniği açısından sağlıklı veriler elde etmemize olanak sağlamaktadır.

 

Esas çalışma alanımız Güneydoğu  ve özellikle  SİVEREK  olduğu için bu bölgeden ve Siverek’ten ankete katılanların verilerini, diğer bölgelere  oranlamaya çalıcağız. Metot olarak bölgeler arası kıyaslamayı yapabilmek için verileri üç grupta değerlendirdik.

 

1 – Siverek

2 – Güneydoğu Anadolu Bölgesi

3 – Diğer Bölgeler

 

Ankette; Kan davalarının nedenleri, aşiret -toplum ilişkileri, Aşiret- birey ilişkileri, aşirete bağlılığın önem derecesi, akrabalık ilişkileri, Sorunların çözümünde vatandaşın müracaat mercileri (Adli makamları mı aşiret, kabile mi?), vs. gibi kan davalarının alt yapısını oluşturan toplumsal sorunların bölgedeki yoğunluğunu ölçmeyen çalıştık.

 

Anket  Soruları  Ve Analizi

 

Bağlı Olduğunuz aşiret veya kabile var mı?

 

Cevap veren       :  80

Evet                   :   27   %34

Hayır                 :   53   % 62

 

Bağlı olduğunuz aşiret veya kabile var mı ?

 

 

Evet

Yüzde

Hayır

Top

Yüzde

G.Doğu Anadolu

25

%69

11

36

%30

Diğer

2

 

42

44

 

Toplam

27

%34

53

80

 

 

 

Bu soruya 80 kişi cevap vermiş, bunlardan 27’si evet şıkkını işaretlemiştir. Evet diyen 27 kişiden 25’i Güneydoğuda (17’si Siverek) ikamet etmektedir. Bu rakamın bize anlattığı şudur. Bölgede yaşayanların büyük bir kısmı kendini bir aşiret veya kabileye bağlı görmektedir. Bölgeden ankete katılan  36 kişiden 25’i kendini bir kabile veya aşirete bağlı olarak görüyor.

 

Bölgede Millet altı aşiret ve kabilelerin varlığı açıkça görülmektedir. Diğer bölgelerde aşiret ve kabile olgusunun daha az olduğu, aşiret yapılanmasının farklı olduğu görülmektedir.

 

 Bir Aşirete Bağlı Olmak Önemli midir?

 

Cevap veren              :  84 

Önemlidir                   :  14

Çok önemlidir            :    4

Önemli değildir           :  65

 

Bu soruya 84 kişi cevap vermiştir. Bunlardan 14’u önemli , 4’i çok önemli, 65 kişi de önemi yok diye cevaplamıştır. Aşirete bağlı olmanın önemli ve çok önemli olduğunu söyleyen 18 kişiden 12’si Güneydoğu bölgesinde ikamet edenlerdir. Önemi yok diyen 65 kişiden 23’ü Güneydoğu bölgesinden.  Bir aşirete bağlı olmanın önemli olduğunu söyleyenlerin %60’ı bölgemizde ikamet etmektedir. Ancak aşirete bağlı olmak önemli  değildir diyenlerin  3/1 oranında (65 kişiden 23) Güneydoğuda ikamet edenler olması da önemlidir. Güneydoğuda  gençler arasında aşirete bağlı olmanın önemli olmadığını söyleyenler daha çoktur. Önemli ve çok önemlidir diyenler 19 iken, önemli değildir diyenler 23 kişidir. (%65) Sonuç olarak  bölgede yaşayan gençlerden aşirete bağlılığın önemine  inanmayanların  oranı hayli yüksektir.

 

Bir aşirete bağlı olmak önemlimidir?

 

 

Güneydoğu

Diğer

Toplam

Önemlidir

9

5

14

Çok önemlidir

4

 

4

Önemli değildir

23

32

65

 

 

 Aile Dostlarınız Kimlerden Oluşuyor?

 

Cevap veren         :  76

Akrabalardan        :  63   %82

Köylülerden          :    3    %4

Arkadaşlardan      :  10   %13

 

Bu soruya toplam 76 kişi cevap vermiş, bunlardan 63 kişi aile dostlarının akrabalarından, 10 kişi arkadaşlarından, 3 kişi de köylülerinden oluştuğunu  söylemişlerdir. Bu soruya cevap verenlerin geneline bakıldığında ortaya çıkan tablo, ankete katılanların ikamet ettikleri  bölgelerin genelinde akrabalar arası ilişkilerin çok kuvvetli olduğu şeklindedir. 76 kişiden 63’ü aile dostlarımız akrabalarımızdan oluşuyor demesi, akrabalık bağlarının bütün bölgelerimizde kuvvetli olduğunu göstermektedir. Bu bağın özellikle büyük şehirlerde sanılanın aksine daha fazla olduğu gerçeği önümüze yeni toplumsal oluşumlar çıkarmaktadır. Şehir hayatının bireyselliği artırdığı bilinen bir gerçektir. Büyük şehirlerde maddi imkanları iyi olan insanların genellikle yalnızlaşma sürecine gittikleri bilinmesine rağmen,  günümüzde  büyük şehirlerin varoşlarında tam tersi bir olgu meydana gelmektedir. Büyük şehirlere göç eden Anadolu insanı, bu şehirlerde birbirine yakın mahallelerde mekan tutmuşlardır. Zamanla büyük şehirlerin kenar mahalleleri Anadolu’daki köy ve kasabaların, bu köy ve kasabalar da şehirlerin birer kopyası olmuşlardır. Buralarda yabancılık çekmemek  ve sosyal dayanışmanın etkisiyle akrabalık hatta hemşehrilik bağlarının gittikçe  güçlendiği bilinmektedir. İstanbul’da son günlerde meydana gelen semt ve hemşehri kavgaları buralardaki hemşehri dayanışmasının gelecekte ne gibi toplumsal sonuçlar doğuracağı şimdiden düşünülmelidir.

Büyük şehirlerin pek çok yerinde Anadolu kasaba ve köylerinin adına dayanışma dernekleri kurulduğu biliniyor. Buralarda çok güzel toplumsal dayanışma örnekleri sergilenmektedir. Sevinç ve yasta ortak hareket etmenin verdiği sosyal moralin yerini başka kurumlarla doldurmak zordur. Ancak böylesine toplumsal kurumların zamanla değişik mecralara da kayacağı unutulamamalıdır.

 

Aile  Dostlarınız Kimlerden Oluşuyor?

 

 

 

Akrabalardan

63

%82

Köylülerden

3

%4

Arkadaşlardan

10

%13

 

Birileriyle Anlaşmazlık Halinde ve Kavgalarda Kime Başvuruyorsunuz?

 

Cevap veren                          :  72

Akrabalarımıza                      :  28 ,  %39

Arkadaşlarımıza                     :  19 , %27

Polis  ve Adli makamlara        :  25 , %35

 

Birileriyle Anlaşmazlık ve Kavgalarda Kime başvuruyorsunuz ?

 

 

Toplam

Güneydoğu

Diğer

Akraba+ Arkadaş

28+19     %65

23    % 48

24    % 52

Polis+Adli Makam

25           %35

11     %  44

14     % 56

 

Bu soruya cevap verenleri  bölgelere  göre ayırdığımızda, diğer cevapların aksine bu konuda bütün bölgelerin birbirine benzer özellikler taşıdığı görülmüştür. Adli makam ve polis dışında yardım arayanların oranı, adli makamlara başvururuz diyenlere göre hayli fazladır. %65 gibi büyük bir çoğunluk akraba ve arkadaş çevresine başvurduğunu söylemiştir. Enteresan olan bulgu, bütün bölgelerin birbirine yakın oranlarda aynı  davranış biçimini seçmesi. Akraba–arkadaşlardan yardım alırız diyenlerin%52’si diğer bölgelerden iken, %48’i Güneydoğuludur. Demek ki, bu konuda diğer bölgelerle benzer davranış biçimi vardır. Bölgelerimizin genelinde insanlar anlaşmazlıklarını kendi aralarında çözmeye çalışmaktadırlar.

 

Ailenizden Birinin haksız Yere Yaralanması veya öldürülmesi Halinde Katile Cezayı Kimin Vermesini İstersiniz?

 

 

Cevap veren                                                 :  71

Adli makamların ceza vermesini isterim     :  48

Öcünü kendimiz veya aşiret olarak alırız     :  23

 

Ailenizden Birinin Haksız Yere Öldürülmesi Halinde Cezasını  kimin vermesini istersiniz?

 

 

Toplam

Güneydoğu

Diğer

Öcünü kendimiz veya aşiret olarak alırız.

23

%32

20

%86

3

%13

Adli makamların ceza vermesini isterim

48

%67

20

%41

28

%58

 

Bu soruya cevap verenlerden  ailemizden birisini haksız yere öldürenden öcünü kendimiz veya aşiret olarak alırız, diyen 23 kişiden 20’si bölgemizde ikamet edenler olması dikkat çekicidir. Cezayı adli makamların vermesini isterim diyen 48 kişiden 20’sinin Güneydoğudan olması, bu bölgedeki bütün insanların aynı anlayış düzeyinde olmadıklarını gösterse de, bu soruya adli makamların dışında ceza verilmesini isteyen 23 kişiden 20’sinin buradan olması tesadüf olmasa gerekir. Kişisel öç almanın bölgede fazla olması kan davalarının  fazlalılığının  bir göstergesi olarak görülebilir.

 

Aşirete Bağlılığın Yararına İnanıyor musunuz? Ailece Güçlü Olmak Önemli midir?

Cevap veren      :  75   kişi

Evet                   :  51   Kişi      

Hayır                 :  24   Kişi

 

Aşirete bağlılığın yararına  inanıyor musunuz? Ailece Güçlü Olmak Önemlimidir?

 

 

Toplam

Güneydoğu

Diğer

Evet

51

%68

22

%43

29

%56

Hayır

24

%32

3

%12

21

%87

 

Bu soru “Bir aşirete bağlı olmak önemli midir?” sorusunun değiştirilmiş ve başka  beklentiler (yarar ve güçlü olma) eklenmiş şeklidir. İlk etapta bir aşirete bağlı olmanın önemli olup olmadığı  sorulmuştu. Burada ise, bir aşirete bağlılığın yararı ve güçlü olmanın önemi soruldu. İlk soruya cevap veren 84 kişiden 19’u aşirete bağlı olmak önemli ya da çok önemli derken, 65 (% 76) kişi  bir aşirete bağlı olmak önemli değildir demişti. Ancak enteresan bir şekilde ailece güçlü olmak ve aşirete bağlılığın yararına  inananların   oranı %68 çıkmıştır.

       “Ailece güçlü olmak” ve “aşirete bağlılığın yararı” olgusu toplumumuzda hala ihtiyaç duyulan bir olgu olduğu anlaşılıyor.” Aşirete bağlı olmak önemli değildir” diyenlerin büyük bir kısmı güçlü olmanın ve aşiretin yararına inanıyor. Ayrıca ailece güçlü olmanın sadece güneydoğuda değil, diğer bölgelerde de  rağbet edilen bir  değer olduğu anlaşılıyor.

Bir başka açıdan verileri değerlendirirsek karşımıza şu gerçek çıkıyor. Gençler aşirete bağlılığın önemine inanmadıkları halde, güçlü olmanın ve aşiretin yarar getirdiğini de göz ardı etmiyorlar. Çünkü “bir Aşirete bağlı olmak önemli midir?” sorusuna %76 hayır derken, aşiretin yararına ve ailece güçlü olmaya inanıyor musunuz sorusuna  %68 oranında evet demişlerdir. Kısacası güçlü olmak önemini yitirmemiştir. Güçlü olmanın önemine inanlar sadece Güneydoğu bölgesinin sakinleri değillerdir. Bu soruya evet diyenlerin %57’si diğer bölgelerdendir.

Siyasal Otoritenin Gücü ve Kan Davaları

Anketle ilgili başka değerlendirmeler ve bakış açılar da elbette ki bulunabilir. Anketimizden elde ettiğimiz bu verilerin ne ifade ettiğini daha iyi kıyaslamak açısından 1965’lerde yapılmış bir araştırmanın verilerini aşağıya alacağım. Bu konu ile ilgili olarak, yani siyasal otoritenin zayıf, ya da güçlülüğü ile kan gütme arasındaki ilişkileri inceleyen  kültürler arası bir araştırmadan söz edeceğiz.[9] “Bu araştırmada bir takım varsayımlar ele alınmış ve bunların geçerliği denenmiştir. Buradaki varsayımlar ve sonuçlarının ülkemizde konu ile ilgili olarak, yapılacak başka araştırmalara ışık tutacağını sanıyoruz.

             Antropolojik kuramda bir varsayımına göre; bir toplumda siyasal organizasyon düzeyi ne kadar yüksekse kan gütme olayları o kadar az olur.

 Daha yakın zamanlarda ise, antropologlar  hangi etmenlerin kan gütmeyi doğurduğunu (nedenler) ve hangi durumun öç sistemini düzenlediği üzerinde durdular. Van Velzen ve Van Wetering gibi iki Hollandalı antropolog, aşiret tipi yüz yüze ve içten ilişkilerin güçlü olduğu topluluklarda bu nitelikte olmayan toplumlara oranla daha fazla kan gütmenin bulunduğu  ortaya koydular.

Araştırma, kan gütme konusunu 50 toplumu içine alan bir örneklem ile, bu üç varsayımı deneyen kültürler arası bir incelemedir. Bu araştırmadaki varsayımlar;

            -Eğer ölenin akrabaları, öç alıyorlarsa, kan gütme buralarda sık olarak görülür sayılmıştır.

            -Eğer ölenin akrabaları tazminatı kabul ediyorlarsa kan gütme çok sık görülmüyor sayılmıştır, 

            -Eğer suç işleyeni ayrı bir kazai organ cezalandırıyorsa orada kan gütme yok sayılmıştır.

     Araştırmada üç bağımsız değişken kullanılmıştır. Bunlar:

a) Aşiret tipi ilişkilerin güçlü olduğu grupların varlığı

b)  Topluluğun üstünde bir kazai otoritenin varlığı,

c)  Savaşın var oluşu

Siyasal  değişkenler,  (Cherry  ve  Hoebel)  gibi  yazarların  bulunduğu  gruba göre “eğer bir toplum siyasal bakımdan daha gelişmiş bir yapıda ise yargıçlar  ve mahkemeler topluluk içindeki çatışmalara müdahale ederler. Cinayet sırasında siyasal otoriteler karşı tarafın öç almasını önler. Buna göre siyasal bakımdan yüksek derecede karmaşık (Güçlü) olan toplumlarda kan gütme azdır. Bu tartışma oldukça makul görülmüş, bir çok kereler yinelenmiş ve antropolojik kuramın tartışma kabul etmez bir kısmını oluşturmuştur.

 

        Özet olarak,ilkel toplumlarda aşiret tipi ilişkilerin güçlü olarak bulunduğu grupların varlığının kan gütmeleri doğurduğu varsayımlanmıştır. Fakat bu grupların varlığı, siyasal otorite  ve savaş durumu ile denetlenmiştir.

 

        Araştırmada bu varsayımlar kültürler arası yöntemin kullanılmasıyla denenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre siyasal bütünleşmenin en yüksek düzeyinde bulunan toplumların eğer sürekli olarak savaş durumunda iseler kan gütmeyi önledikleri bulunmuştur. Aşağı siyasal düzeyde olan toplumların kan gütmeyi önleyemedikleri ve bu toplumlarda hem savaş ve hem de kan gütmelerin varlığı görülmüştür. Örneklemede 50 toplumun 37’sinde kan gütmenin varlığı ya da yokluğu doğru olarak tahmin edilmiştir. Eğer bir toplumun, önce siyasal bütünleşmesinin  düzeyi göz önüne alınacaksa:yüksek düzeydeki bir toplumda, o toplumun, sürekli olarak savaş durumunda bulunmadığı ve aşiret tipi ilişkilerin bulunduğu grupların var olduğu durumlarda kan gütmenin var olduğu tahmin edilmiştir. Aşağı düzeydeki toplumlarda da aşiret tipi ilişkilerin güçlü olduğu grupların varlığı durumunda kan gütmenin var olduğu tahmin edilmiştir.

    

Siverek’te Durum, Sosyal ve Ekonomik Nedenler

             Siverek’te  meydana gelen kan davaları genellikle kırsal kesimde cereyan etmektedir. Büyük köyler ve köklü geniş aileler arasında meydana gelen çatışmalar sonucu, bu ailelerden bir kısmı yakın şehir merkezlerine göç etmişlerdir.   

             Köylerde süregelen düşmanlığın bir kolu şehir merkezlerine bu şekilde taşınmıştır. Bölgenin sosyal alt yapısını meydana getiren aile tipi kan davalarına zemin teşkil edecek şekildedir. Geniş ve fazla dağılmamış aileler, zamanla çevrelerinde güç ve hakimiyetlerini genişletme istidadı içerisine girmektedirler. Güç ve hakimiyet olgusuna, ailenin (aşiretin) şeref ve itibarı da eklenince, bazen ufak bir kıvılcım (çocuk kavgası, arazi ihlali vb.) büyük ve sonu gelmez çatışmalara neden olabilmektedir.

             Çok partili sisteme geçişle beraber büyük aile ve aşiretler arasındaki kutuplaşma ve husumet maalesef daha da artmıştır. Bölgenin T.B.M.M’ne. gönderdiği milletvekillerinin ekserisi  büyük aşiret reisleri, ya da yörede nüfuz ve itibarı olan şeyh ailelerinin temsilcileridir. Durum böyle olunca seçmen oyunu herhangi bir partiye değil, adayların şahıslarına vermektedir. Normal işleyen bir demokratik sistemde seçmen oyunu (istisnalar hariç) genellikle partiye vermektedir. Ancak bölgede genellikle kişiler ön plandadır. Bunun neticesi olarak bazen küçük bir köyün muhtarlık seçimi bile nüfuz çatışmasına dönebilmekte ve büyük kavgalara sebep olmaktadır. 

Büyük ve güçlü aileler arasında ezilmemek, uğradığı her hangi bir haksızlık karşısında dayanacak bir kuvvet bulmak ihtiyacıyla toplumun büyük bir kesimi , herhangi bir  aşirete mensup olsun  veya olmasın  ister istemez bir tarafa meyletmekte ve olaylara taraf olmaktadır. Zaten bölgede herhangi bir aşirete bağlı olmayan kişiler çok azdır. Anketimizde de bölgeden ankete katılanların %69’u bir aşirete bağlı olduklarını söylemişlerdir. Nitekim daha önce bölgede yapılan bir ankette Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ailelerin %63’ü herhangi bir aşirete mensup olduklarını söylemişlerdir.[10] Yine başka bir araştırmaya göre “Harran ovasında aşirete mensup olmayan aile hemen hemen yok gibidir. Zaten aşireti olmayan  aileler de fazla itibar görmezler. Bu nedenle aşiret olgusunu  güçlendiren  bir neden de “aşirete bağlılık duygusu” dur. Yörede toplumsal gerginlikler daha ziyade aşiretler arası çatışmalardan doğmaktadır.”[11] Bölgenin  siyaset terazisi, özellikle kırsal kesimde aşiret  çarkının  dönmesine yardım etmektedir. Daha Hür ve demokratik bir ortam  bu sorunların giderilmesini kolaylaştıracaktır.

 Siverek ve çevresinin ekonomik durumu gerçekten içler acısıdır. Özellikle kırsal kesimde ekonomik geri kalmışlığın bütün izlerini görebilirsiniz. Hemen herkesin aklına ilk gelen sorun ise işsizliktir. Geri kalmışlık ve sanayi alanında Türkiye’nin bazı bölgelerinden en az 60-70 yıl geride sayan bir durum var bölgede. Sadece merkez ilçe nüfusu 120 bini çoktan geçen Siverek’te 10 ve daha fazla işçi çalıştıran tek bir işletme ya da sanayi kuruluşu yoktur. Bu tespit bile durumun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Buna ilaveten toprak dağılımının son derece dengesiz oluşu köydeki ekonomik hayatı olumsuz etkilemektedir.

 Şimdi bu tabloyu tersinden okuyalım. Dengesiz toprak dağılımı, fakir köylüler, sanayisi ve iş alanı olmayan büyük bir köy görünümünde kalabalık nüfuslu küçük şehirler, işsiz insanlar ve kalabalıklar. Bir birini yüzyıllardır tanıyan köklü aileler, yoğun yüz yüze ve yakın ilişkiler, kapalı bir toplum ve herhangi bir durumda kaybedecek pek bir şeyi olmayan gözü pek, biraz da gözü kara, gururu için hayatını ortaya koyma istidadında olan insanlar. Kısacası fakirlik ve zaruret her toplumda insanlar arasında sorun meydana getirmiştir.  

            

Psikolojik ve Kültürel Nedenler

 

Bölgenin kültür alt yapısını kan davalarının oluşumu açısından incelediğimizde karşımıza gayet müsait bir zemin çıkmaktadır. Kapalı toplum hayatı içinde yüzyıllarca biriken bazı ilkel değerler maalesef belli olumsuz mecralar meydana getirmiştir.

Kalabalık  ve güçlü aile yapısı, aşiretlerin toprağa ve hayvancılığa dayalı geçim şartları, aşiretler arasında rekabet ve hakimiyet sürtüşmesini netice vermektedir. Aşiretler arasındaki kavgalarda tabiri caizse sade vatandaş diyebileceğimiz, kuvvetli aşiretlere mensup olmayan kişiler de arada ezilmemek için mecburen bir tarafa sığınma ihtiyacı, otoritenin saygınlığı ve biraz sonra değineceğimiz adalet mekanizmasındaki arızalar yüzünden bölgenin kültür tarlasına ekilen tohumları kısaca şöyle özetleyebiliriz.

         Cehalet. Her  alanda cehalet. Tarımda, ticarette, sosyal ilişki düzeyinde  ve diğer alanlarda genel olarak  cehaletten söz ediyoruz. İnsanların sadece okur yazar olmaları onların eğitilmiş  oldukları demek değildir.

       İntikam. Kin ve intikam duygusunun mertlikle eş anlam kazanması ve toplum tarafından olumlu  tepkilerle karşılanması.

       Irkçılık (mikro anlamda) aile ve aşiret ırkçılığı.

      Geçmişi ile övünme hastalığı, aşiretler arası kavgalardaki kahramanlık   menkıbelerinin her tarafta abartılarak, övgüyle anlatılması.

      Bölgede en temel insani değer olarak güçlülük ve cesaretin ön plana    çıkması.

      Başlık parası  ve kız kaçırmaların ortaya çıkardığı sorunlar,

       Kadınların yıllarca süren ağıtları ve kışkırtmaları, kanlı gömleklerin saklanması, çocukların intikam ateşi ile büyütülmeleri. Denebilir ki, kan davalarının çoğunun temelinde kadın unsuru vardır. Kadınlar kan davalarının çıkmasında ilk neden olmasalar bile ikinci aşamada bunun devamını sağlayan  unsurların başında gelirler. 

Çevredeki insanların, büyüklerin ve  arkadaşların acı sözleri. Bu sözlerin en acısı herhangi bir tartışmada “.....Babanı, kardeşini öldüren adam dışarıda dolaşıyor, sen gelip bize erkeklik taslıyorsun.”  Bu söz  yüzünden  pek çok cinayet işlenmiştir.

  Kısacası, cehalet tarlasına ekilen, kin, düşmanlık ve intikam tohumları, fakirlik,  gurur,  aşiret ırkçılığı ile sulanınca tarla münbit bir hale gelmekte, filizler yeşil yerine kan kırmızıya boyanmaktadır.

 

             Hukuk Sistemi ve Kan Davaları

 

 Adalet mekanizmasının dayandığı hukuk kurallarının belli başlı üç unsuru vardır. Bunlar:

a) İnsanların dış ilişkileri ve bu ilişkileri meydana getiren eylem ve işlemler. Yani hukukun konusu.

b) Emir ve yasaklar. Yani kişilerin davranışlarını düzenleyen olumlu ve olumsuz emirler.

c) Yaptırım (müeyyide). Hukukun ön gördüğü emirlerin yerine getirilmemesi durumunda kamu (devlet) tarafından zorla yaptırılması veya cezalandırılması.

            Hukuk kuralını diğer (Din, ahlak, örf) kurallarından ayıran en temel unsur yaptırımlardır. Ve bu yaptırımların kanun gücü (devlet) tarafından infaz edilmesidir.[12]

            Hukuk tarihine baktığımızda, hukuk kurallarının gelişimi yaptırımların gelişimi ile paralellik arz etmektedir. İlk yaptırımların “şahsi öç” halinde cereyan ettiğini biliyoruz. Bu sistemde, kişiler kendilerine yapılan haksız hareketlerin failine kendi gücü ile ve dilediği şekilde ceza icra ederdi. Kan davalarının kökenini de burada aramak lazım. Bu sistemde, kişisel öcün sınırının nereye kadar olduğu  kestirilemez. Çünkü şahsi öç ile adaletin yerini bulmasına (!) yardımcı olan kişinin kendisine yapılan haksızlığa karşı nasıl bir tepki göstereceği ve bu tepkinin şekil ve derecesi çok değişik şekillerde olabilir. Ayrıca öcünü kendi güç ve kuvvetiyle almaya kalkan kişi intikamını sadece suçu işleyenden değil, bazı durumlarda, onun yakın hatta uzak akrabalarına da teşmil edebilir, böylece şahsi öç zincirleme bir şekilde yıllarca devem edebilir. 

 Günümüz sosyal hukuk kurallarının uygulandığı sistemlerde adaletin yerine getirilmesi, kişilerin, zümre veya grupların eliyle değil, meşru devlet güçleri ile hukuk kuralları çerçevesinde gerçekleşmektedir.Yargılama ve cezalandırmalar meşru devlet güçleri tarafından hukuk kuralları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Hukuk kuralı olmayan  bir toplumda, ya da etkili yaptırım gücüne dayanmayan hukuk kurallarının bulunduğu yerlerde, kısacası hukukun üstünlüğünün bulunmadığı yerde, toplum düzeninden bahsedilemez.[13] Hele hele kişilerin adaleti tesis etmeye çalıştığı, kuvvetlinin haklı bulunduğu bir cemiyette, Fransız düşünürü Bossuet’in “Herkesin istediğini yapabileceği bir yerde, hiç kimse istediğini yapamaz. Baş olmayan yerde herkes baş olur. Ve herkesin baş olduğu yerde herkes köledir.” durumu gerçekleşir.

           Kan davalarının sürdüğü bir toplumu, yukarıdaki ölçüler içinde değerlendirdiğimizde, o toplumun henüz “kişisel öç alma” safhasında olduğunu görürüz.

            Adalet mekanizmasının süratli ve etkili olmadığı durumlarda, kişisel öç almanın, yani kan davalarının devam edeceği tabiidir. (Yukarıda sözü edilen Amerika’da yapılmış araştırma)

 Kişisel öç alma bazındaki olayları sadece kırsal, gelişmemiş ve eğitim düzeyinin düşük olduğu yörelerde düşünmemek lazımdır. Büyük şehirlerde alacaklarını adli yollardan alamayanların kişisel yollara baş vurduğu hepimizin malumudur. Tahsil edeceği alacağını adli yollardan alamayan insanlar, çareyi başka yer ve yollarda aramakta ve bir nevi metropol tipi kan davaları meydana gelmektedir.

”Geciken adalet adalet değildir” derler. Suçlunun zamanında ve gerekli cezayı görmediği durumlarda, kişiler hukuktan umutlarını kesebilirler. Bazı mahkemelerin yıllarca devam etmesi bunun açık bir delilidir. Dolayısıyla kişi, kendisine yapılan bir haksızlığın cezasının hukuk tarafından verileceğine inanmalıdır. Bu inancın yitirildiği yerde, yani adli merciler tarafından hakkın yerini bulacağına kanaat getirmeyen kişiler, haklarını başka yollardan arama meyline girebilirler. Bunun da tek çaresi var. Hukuku hakim kılmak , süratli, etkin ve tatmin edici bir adalet mekanizmasını harekete geçirmekle olur.

Sonuç

Kan davaları  ve bunların neticesi olarak kan akmaya, ocaklar sönmeye, köyler dağılmaya, insanlar ağlamaya devam etmektedir. Ayrıca kan davaları denince maalesef bölgemiz hatırlanmaktadır. Bu kısa araştırmamızda kan davalarının nedenlerini irdelemeye çalıştık. Görüldü ki, kangren halini alan bu sosyal yaranın bir değil, bir çok ve iç içe girmiş nedeni vardır. Sorunun nedenini sadece belli noktalarda ve belli kesimlerde aramak kanaatimce olaylara çok yüzeysel bakmaktan ve bu olguyu meydana getiren, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel alt yapıyı ve tam işlemeyen adalet mekanizmasını  bilmemekten ileri geliyor.

Sadece kan davalarının tarafları olan insanları suçlu, cahil ve bu işe yatkın görmek ve bölge insanını suçlamak ya da işi sadece bölgedeki feodal yapıya bağlayarak, aşiret yapılanmalarının etkilerini tek yönlü nazara vererek işin içinden çıkmak mümkün değildir.

Özetlersek, kan davaları bir sonuçtur. Pek çok olumsuz şartın bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan bir olgudur. Ve bu olaylarda sadece yöre halkını sorumlu tutmak da doğru değildir. Doğu ve güneydoğunun bazı kesimlerindeki kan davalarının oluşmasını meydana getiren şartları Türkiye’nin, ya da Türkiye dışında herhangi bir toplumun önüne koyarsanız alacağınız sonuç hemen  hemen aynıdır.

            Bölgemizde kan davaları kısmen devam etmekle beraber memnuniyetle müşahede ettiğimiz bir vakıa bu tür olayların gittikçe azaldığıdır. Bölgede zan edildiği gibi herkes birbirine düşman ve kanlı değildir. Ayrıca bir güzel gelişme de bölgede yöneticiler başta olmak üzere aşiret reisleri, yörenin ileri gelenleri  büyük bir çaba ile kan davalarının bitmesi, devam edenlerin de sona ermesi için tarafları barıştırma ve diğer şekillerde bu olayların önüne geçmeye çalışmaktadırlar. Bunu da bir hakşinaslık olarak zikretmemizde fayda vardır. Ancak az da olsa kan davalarının olduğunu ve bu yüzden insanların hayatlarını kaybettiklerini unutamayız.

            O halde    çare nedir? Çare, bu olumsuz, ilkel ve acımasız olguyu oluşturan nedenlerin içinde saklıdır. Önce siyasal ve sosyal alt yapının, siyasi sistemin çarpıklıklarının giderilmesi, adalet sisteminin hızlandırılması, hukukun caydırıcı ve adil bir güç haline gelmesi, eğitim düzeyinin yükseltilmesi, fakirliğin ve işsizliğin belinin kırılması şarttır. Bunların hepsinden de öte  tam bir demokrasi, gerçek bir hürriyet ortamı ve kalkınmasını tamamlamış bir toplum. KISACASI TAM DEMOKRASİ, TAM KALKINMA VE KENDİ DEĞERLERİ İLE BARIŞIK EĞİTİLMİŞ BİR TOPLUM. Bunlar çok mu zor?... Kolay ne var ki !

                                                                                
 

 

EK

HOCA ZÜLFİKAR

(Barışçı Hoca)

 

 

Mehtaplı gecelerde evimizin toprak damında kilimlerin üstüne yataklarımızı serer gökyüzündeki yıldızları sayarken uyurduk  Misafir olmadığı günlerde üç dört yatak alabilen, bugünkü aklımla köşk ve saraylara değişmeyeceğim tahtların üstünde yatardık. Tahtlar Güneydoğuda adeta yaz mevsiminin simgeleridir. Birbirine yakın damlarda tahtlarını kuranlar tahtın etrafını beyaz perdelerle kapatırlar. Tahtın üstünde perdenin içinden sadece gökyüzünün derinliklerinde oynaşan ve bazen çok yakınımızda hissettiğimiz yıldızlar görünürdü. Yataklarımızı serdiğimiz damın yakınında fazla kimseler olmadığı için, tahtın etrafına bir şey örtmez, alabildiğine her tarafı yüksekten seyrederdik.

Çoğu zaman babaannem, bazen annem ve halam uyuyuncaya kadar bizlere hikayeler, masallar anlatırlardı. Onların tatlı ve sessiz anlatışları  seyrettiğimiz yıldızlara karışır, masallardaki kahramanlarla gökyüzüne hayal merdiveniyle çıkardık. Ben de yarım uykulu gözlerle tam bir yıldızı avucuma alacakken uykuya dalardım. Rüyalarımızı yıldızlar süslerdi sabahlara kadar. Parlak yıldızların göğü aydınlattığı bazı gecelerde gökten bir ışık şelalesi akar, ve bunu ilk görenler  çığlıklarla  bağırır  “Gökten bir yıldız kaydı...” derlerdi.

Kayan yıldızları sorardım neneme. Değişik şeyler söylerdi. Ama söylediği bir cümle vardı ki,  o günden beri bütün benliğimi sarmıştı ve çok etkilenmiştim. Hala ne zaman gökten bir yıldızın kaydığını görsem ürperti tutar beni. “Oğlum” demişti nenem, “Büyük bir insan öldüğü zaman onun ruhu göğe çıkar, sonra yıldız olup cennete gider. İşte gökten kayan yıldızlar o büyük insanların ruhlarıdır.”

Zülfikar Hocanın vefatını ilk duyduğumda, çok şaşırmıştım. Sanki kötü bir şaka gibi geliyordu bana. Biraz kabullenememiştim. Ölünün yaş ve rütbeye bakmadığını bildiğim halde bir şeylere itiraz etmek istiyordum. Bir ara gayri ihtiyari bakışlarım gökyüzüne kaydı. Güneşin dışında sadece mavi bir derinlik vardı. Çünkü gündüz vaktinde ölüm haberini almıştım. Ankara’da vefat etmişti. Siverek semasından bir yıldız kaymıştı Ankara’ya.

Zülfikar (BALTAN) hoca ile Siverek’e ilk geldiğimde tanışmıştım. Önce onu uzaktan gördüm. Sonraları hemen her etkinlik ve toplantıda karşılaşmaya başladım. Başında külahı, hafif şişman, güzel giyimli, orta boylu halktan birisiydi. İmam olduğunu öğrendiğimde epey şaşırmış ilk tepki olarak bütün bu sosyal etkinliklerde ne işi var diye düşünmüştüm. Çünkü maalesef imamlarımız genellikle anti sosyal bir imaja sahiptirler. Her ne kadar ben bu kanaatte değilsem de, en azından dışarıdan öyle görünüyorlar. Fakat değişik mekan ve toplantılarda değişik vesilelerle rastladığım bu hoca diğer hocalara benzemiyordu. Son derece sempatik ve sosyal ilişkileri güçlü birisine benziyordu. Daha sonra bir barış yemeğine bizi de davet etti... Bizi almak için bizzat kendisi geldi. Hayret etmiştim. Değişik bir kişilik ile karşı karşıya idim.

Yazdığım bir makale için bir kaynak kitaba ulaşmam gerekiyordu. Zülfikar hocada olabileceğini söylediler. Gittim, görevli olduğu camideki odasına aldı beni. Okuyan, araştıran kitap dostu olduğunu gösteren bir mekana çevirmişti odasını... Raflar kitap dolu idi. İstediğim kitabı buldum. Değişik şekerlerden ikram etti. Artık daha yakından tanıyordum hocayı, ya da öyle zannetmiştim. Ancak yıllar geçtikçe hocaya olan hayranlığım arttı. Ve kendisinin daha bilmediğim pek çok yönü olduğunu anladım.

Hocanın en çok bilinen yönü Siverek’teki ve köylerindeki kan davalarında tarafların arasını bulduğu ve kendi oluşturduğu barış ekibiyle barış davalarına koştuğu idi... Onun ismini bilmeyenler ona “Barışçı Hoca” diyorlardı... Bu ismi de hak etmişti doğrusu. Pek çok kan davasının sona ermesinde ve tarafların barışmasında birinci derecede rol alıyordu... Adeta kendini bu faaliyete adamıştı... Aslında bunun dışında sonradan öğrendiğim pek çok faaliyeti varmış. Bunları vefatından sonra öğrendim. Aşağıda onlardan söz edeceğim.

Barış davalarında pek çok tehlikeyi, hakareti ve bazı evlerden defalarca kovulmayı göze alarak yılmadan insanları barıştırmaya çalışmıştır. İnsanlar ölmesin, kan akmasın, analar ağlamasın, çocuklar yetim kalmasın, hapishanelere yeni müşteriler gitmesin diye didinmiştir. Bu çabalar sonunda bir kişinin bile hayatı kurtulursa gayesine ereceğinin bilincindeydi.

İnsanları barıştırırken başına olmadık olaylar gelmiştir. Bunlardan bir tanesini en yakın bir arkadaşı anlattı. İki aile çatışmış ve davalı olmuşlardır. Kan dökülmüştür. Ölen ve yaralı veren taraf kızgındır. İntikam almak için çırpınıyorlar. Ve kesinlikle öbür taraftan kan dökülmeyinceye kadar da aralarına hiç kimsenin girmesini istemiyorlar. Zülfikar hoca arkadaşlarına danışır. Öbür tarafla konuşur ve mağdur tarafa gitmeye karar verir. Her iki taraf da gergindir. Özellikle mağdur olanlar. Durumun tehlikeli olabileceğini düşünen hocanın kardeşi, ne olur ne olmaz diye kendisi de beraber gitmek istediğini söyler. Hoca... “Bak sen orada aramızda geçecek konuşmalara ve oradaki ortama dayanamazsın.” der. Ama kardeşi çok ısrar ettiği için beraber gitmek zorunda kalırlar. Kapıdan girer girmez kadınlar ve gençlerin saldırısına uğrarlar. Hoca kardeşine susmasını ve karşılık vermemesini işaret eder. Ama hakaretler devam eder. Çok ağır şekilde hakaret, hatta küfretmeye başlarlar hocaya. Kardeşi bu kadarı da fazla diyerek karşılık vermeye kalkınca dışarı çıkarlar. Hoca kardeşine dönerek; “Bak kardeşim sen benimle gelemezsin demedim mi? Ben bu hakaretleri her barış davasında alıyorum. Çünkü adamların ciğeri yanmış. Kendilerinin de kendi açılarından bir haklılık payları  var.  Ben  bu  hakaretlere  dayanamazsam  insanları barıştıramam.

 

 

 

Adamlar öfkelerini birinden çıkarmak istiyorlar. Varsın o kişi ben olayım. Her türlü hakareti etsinler, kapılarından on kere kovsunlar, hepsine tahammül eder, o eve on birinci gidişimde onları konuşmaya razı ederim. Rica ediyorum bir daha benimle gelme...” der. Neticede kovulduğu, hakaret gördüğü kapıyı defalarca çalar, onları barıştırmaya çalışır. Ve muvaffak olur.

Kapıkaya köyünde kan davası yüzünden silahlı çatışma devam ederken hayatını tehlikeye atarak, köye gitmiş, birbirlerine ateş açan tarafların arasına girerek onları durdurmuş ve daha sonra barıştırmıştır. Bu olayı arkadaşları heyecanla anlatmaktadırlar. Çünkü burada ölümü göze alarak kan dökülmesini engellemeye çalışmıştır ve pek çok kişinin hayatını kaybetmesinin önüne geçmiştir.

Bir defasında sormuştum; “Hocam şimdiye kadar kaç aileyi barıştırdınız?”  “Sayısını bilmiyorum...” demişti.

Zülfikar hocanın değişik yönleri vardı. Sadece barış davaları ile ilgilenmiyordu... Gençler arasında meydana gelen yüzlerce kavgayı ailelerinin  araya girmesine gerek kalmadan hal eder ve olayı kapatırdı...

Hastalar listesi... Duyduğu her hastayı mutlaka ziyaret ederdi. Bunun için yanında liste taşırdı. Kendisi Siverek dışında olduğunda Remezan-ı Cımé’yı hasta ve ölülerin listesini tutmak için görevlendirmişti. Çünkü Remezan-ı Cımé hemen hemen her ölenin defin işinde gönüllü olarak çalışan ve herkesin tanıdığı bir kişi... Hoca Siverek’e döndüğünde kendisine listeyi verir ve sırayla taziyelere giderdi... Civar illerin hastanelerinde yatan maddi durumu zayıf hastaları gider yerinde ziyaret ederdi... Zaten böyle bir ziyaret sırasında Ankara’da vefat etmişti.

Hocanın çok kimsenin bilmediği bir yönü de araları açılan karı kocaları barıştırması ve birbirini sevip de aileleri yüzünden evlenemeyen gençlerin yardımına koşmasıydı... Gençlerin evlenebilmesi için her iki tarafın ailelerine gider ve onları değişik metotlarla ikna etmesini bilirdi. Sevdalı gençlerin en çok müracaat ettiği kişilerin başında gelirdi...Bu olaylardan birine bizzat ben şahit oldun. Bir öğrencim ailesinin kendisini seven gençle evlendirmek istemediğini söyleyerek dert yanmıştı. Kendisine Hoca’ya gitmesini söyledim. İki üç gün  sonra gencin neşesi görülmeye değerdi. Hocaya dua ediyordu.

Hocanın cebinde ayrıca bir liste daha vardı ki, ölümünden sonra duyduğumda hayranlığım kat kat arttı. Ve asıl bu yazıyı yazmama sebep bu liste işi oldu... Hocanın cebinde yıl içindeki belli gün ve gecelerin tarihi vardı. Ayrıca pek çok dostunun doğum ve evlilik yıldönümü tarihlerini taşırdı... Hoca her önemli gün ve gecede listesindeki bütün adreslere mesaj gönderir ya da arardı... Doğum günlerinde arkadaşlarını aradığında -çevremizde özellikle belli bir yaşın üzerinde olanlar doğum günlerini pek hatırlamazlar- çok şaşırır ve hayret ederlerdi. Doğum günümü ben bile hatırlamıyorum diye... Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, dini gün ve geceler, evlilik yıldönümleri vs... Çok nazı geçtiği arkadaşlarına eşleri adına sevgililer gününde gül gönderirdi. Sonra kendisine telefon açarak “Bak senin adına yenge hanıma çiçek gönderdim. Haberin olsun...” diyerek pek çok kişiye çiçekler gönderirdi. Avrupalılar hayali Noel babalar ararken, içimizde yaşayan bu isimsiz kahramanların pek farkında olmuyoruz. Sesiz ve sakin, gösterişsiz ve reklamsız  insanlık dersleri... Siverek’teki hemen her sosyal etkinliğe katılır ve görevlileri tebrik ederdi...

Bu anlattıklarımın bir kısmına ben şahidim. Bu yazıya sığdıramadığım pek çok hatıra ve marifetlerini arkadaşları anlattı. Onlar hala yaşıyorlar. Kim bilir daha neler anlatılmadı hoca ile ilgili.

Bu yazıdan maksadım Siverek”ten genç yaşta kayan bir yıldız insanın ayak izlerini renkli ve sosyal yaşamını satırlara kaydetmek. Gelecek nesillere birkaç satır ile de olsa not bir not düşmektir. Gönlüm ister ki bütün din görevlileri ve öğretmenlerimiz böyle olsun. Ama maalesef böyle insanlar çok az yetişiyor. Bunlar örneklerinin istisnalarıydılar. Hoca müstesna birisiydi. Aramızdan çabuk ve ansızın ayrıldı. Bu satırlar bir vefa borcunun kayda geçmesi içindir. Yazdıklarım birer satırbaşı idi hocanın hayatında. Mekanı cennet olsun

  


* Harran Üniversitesi Siverek MYO

[1] Mahmut TEZCAN, Kan Davaları, Ankara.1981 s.6

[2] Hilmi Ziya ÜLKEN, “Kan  Gütme”, Sosyoloji Sözlüğü

[3] TEZCAN  a.g.e.  s. 10

[4] Salih SURUÇ,  Peygamberimizin Hayatı,. C.II, Yeni Asya yay, İstanbul 1992. s.450, Kuran-ı kerim, 5: 28,32,53

[5] TEZCAN , a.g.e.s.17

[6] TEZCAN,a.g.e..s17

[7] Bkz. AKMAN Ekrem, ÖZGÜLTEKİN Ramazan, DEMİRBAĞ Hüseyin,  Dünden Bugüne Siverek Konya, 1997, s.178

[8]  Orhan TÜRKDOĞAN, “Doğu ve Güneydoğu Anadoluda Aşiret ve Sosyo-antropolojik Yaklaşımlar” Sosyal Bilimler Kavşağında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri Sempozyumu , Van Valiliği Yay.s.54,80

[9] TEZCAN,a.g.e..s 36  (Adı geçen araştırma Otterbein F.Keit- Otterbein S.Charlotte imzalarıyla ; An Eye for an Eye, A Tooth for a Tooth: A Cross Cultural Study of Feuding, American Anthropologist, Vol 67, Number 6, No.1 December1965 s. 1470-1482. Yayınlanmıştır)

[10]  Feramuz AYDOĞAN, “Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki Sosyo-Ekonomik