OSMANLILAR DÖNEMİOsmanlı Devletinin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine olan ilgisi esasen Fatih Sultan Mehmet döneminde Akkoyunlu Devleti ile olan ilişkilerle başlar. Ancak Yavuz Sultan Selim döneminde İran Safevi Devletinin Şii yayılmacı politikası Osmanlı devletinin bu bölge ile daha kararlı ve kalıcı ilgilenmesi sonucunu doğurmuştur. 1507–1514 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmı İran Safevi Devleti ’nin kontrolünde idi. 1514 yılında meydana gelen Çaldıran savaşı ile birlikte bu durum Osmanlı lehine değişmeye başladı. Yavuz Sultan Selim, 6 Eylül 1514’te Tebriz’i de fethettikten sonra kışlamak üzere Amasya’ya döndüğünde beraberinde bulunan İdris-i Bitlisi ’yi[1] Doğu Anadolu’ya göndererek kendisine Urmiye Gölü’nden Malatya ve Diyarbekir’e kadar uzanan bölgenin emirlerini, Safevi’lere karşı ayaklandırarak Osmanlı Devleti’ne katılmalarını sağlama görevi verilmiştir. Safevilerin elinde bulunan Diyarbekir, bu devletin Osmanlı sınırlarındaki en önemli şehirlerinden biri idi. Osmanlı Devleti için bu şehrin alınması doğu sınırları açısından ve özellikle de İran Safevi Devletine karşı stratejik öneme sahipti. İdris-i Bitlisi de Yavuz Sultan Selim’e İran Seferi dönüşünde takdim ettiği bir raporda Diyarbekir, Mardin ve çevresinin fethinin gerekli olduğunu telkin etmiştir. Bu havalide yaşayan halkın ve mahalli beylerin çoğu Sünni olmaları münasebetiyle Şii Safevi devletinden memnun değillerdi. Nitekim İdris-i Bitlisi ’nin de çalışmaları ile Diyarbekir’de ayaklanan halk, şehirdeki Safevi kuvvetlerinden bir kısmını öldürmüş, geri kalanlarını da sur dışına çıkartmış ve Osmanlı Padişahına bağlılıklarını bildirerek kendisinden yardım istemişlerdir.[2] Safevi Devleti bu olay üzerine komutanlarından Karahan’ı Diyarbakırı kuşatmak ve geri almak üzere görevlendirmiştir. Şehir halkının ısrarlı talepleri ve İdris-i Bitlisi ’nin tavsiyesi üzerine, bu sırada Bayburt’ta bulunan Bıyıklı Mehmet Paşa ve Rum Beylerbeyi Şadi Paşa, Yavuz Sultan Selim tarafından şehrin fethine memur edilmişlerdir. Osmanlı kuvvetlerinin yola çıkması üzerine, İdris-i Bitlisi de Doğu Anadolu’da bulunan birçok Kürt emirlerini Osmanlı Devleti’nin yardımına koşmak üzere harekete geçirmiştir[3]. Eylül 1515’de Bıyıklı Mehmet Paşa ve Rum Beylerbeyi Şadi Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Diyarbekir yakınlarına gelince, Safevi komutanı Karahan kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmış ve Mardin yönünden geri çekilmiştir. Osmanlı kuvvetleri eylül ayı ortalarında şehre girmiş ve şehir ahalisi tarafından sevinçle karşılanmıştır. Siverek Osmanlı İdaresine Geçiyor Diyarbekir’in fethine rağmen bu bölgede Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında, bölgenin kesin hakimiyetini ele geçirmeyi hedefleyen mücadele iki yıl daha devam etmiştir. Nihayet 1517 Mayıs ayı ortalarında, Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Mardin Koçhisar yakınlarında Dede Kargın sahasında, Safevi kuvvetlerini kesin bir yenilgiye uğratmış ve Karahan da bu savaşta ölmüştür.[4] Böylece Diyarbekir’in yanı sıra Siverek’in de içerisinde olduğu Hısn-ı Keyfa, Ergani, Ruha (Urfa), Mardin, Siirt, gibi Güneydoğu Anadolu’nun önemli şehir ve kaleleri de kısa sürede, Osmanlı Devleti’nin eline geçmiştir. Diyarbekir’in fatihi olan Bıyıklı Mehmet Paşa , buranın Beylerbeyliğine atanmış ve 1521 yılına kadar bu görevde kalmıştır. Bıyıklı Mehmet Paşa ile şehrin fethinde büyük rol oynayan İdris-i Bitlisi ’ye ise Padişah tarafından birçok hediye gönderilmiştir.[5] Bölgenin fethi ile birlikte idari teşkilatlanmaya başlanmış, Siverek “Klasik Sancak” statüsü içerisinde Diyarbekir Eyaleti’ne bağlanmıştır. Osmanlı Devletinde idari teşkilatın esasını ve temel birimini sancaklar teşkil etmekteydi. Devletin vergi gelirini belirlemek ve asker temin etmek maksadıyla yaptırılan tahrirlerde (arazi ve nufüs kaydı) idari birim olarak “Sancak” esas alınmaktaydı. Osmanlı Devleti dahilindeki bütün yerleşim birimlerinde bulunan yetişkin erkek nüfusu, ellerindeki toprak miktarlarını ve tabi tutuldukları vergi mükellefiyetlerinin kaydedilmiş olduğu tahrir defterleri, arazilerin tımar, mülk veya vakıf gibi hukuki vasıflarını, ziraat ve hayvancılığın miktar ve çeşidini, devletin aldığı vergi miktarları, hizmetleri karşılığı bu vergilerden muaf olan sınıfları içeren bu defterler devlet çarkının işleyişini gösteren ayrıntılı kayıtlardır.[6] Bunun neticesinde meydana gelen defterlere de “Tahrir Defterleri” denilmektedir. Siverek’te ilk tahrir 1518 yılında yapılmıştır. Osmanlılar bölgenin tahrir işlemlerinin yapılabilmesi için yine İdris-i Bitlisi’nin yardımına müracaat etmiştir. Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’ye bölgenin meselelerinin çözümü için yetki vermiş, tuğralı ferman göndererek padişah adına tasarrufta bulunmasını sağlamıştır. Bölgenin idari statüsünün tespiti işlerinin ve ilk temessüklerin (arazi tahsisleri) hazırlanmasının İdris-i Bitlisi tarafından yürütüldüğü bilinmektedir .[7] 1518 yılında Bıyıklı Mehmed Paşa’nın idaresinde oluşturulan Diyarbakır Beylerbeyliği içerisinde Siverek Sancağı’nı da görmekteyiz. Aynı yıl yapılan tahrirde, her sancağın kanunnamesinin tahririn başına yazılması kuralı gereği “Siverek Sancağı Kanunnamesi” de tahrir defterleriyle beraber günümüze ulaşan belgeler arasındadır.
Siverek Sancağı’nın Kanunnamesinin de dahil olduğu Diyarbakır Eyaleti’ne ait kanunnamelerin kaynağını iki önemli hukuki düzenleme teşkil etmektedir. Birincisi, Osmanlı kanunnameleri, yani genel Osmanlı kanunlarıdır. Resmi çift, ispenç ve benzeri müesseseler Osmanlı kanunlarına göre tanzim edilmişlerdir. İkincisi ise, tarihte Uzun Hasan Kanunları diye bilinen ve kanunnamelerde Hasan Padişah diye adı geçen Akkoyunlu devletinin hükümdarına ait kanunlardır. Hasan Padişah, başlangıçta sadece Diyarbekir Beyi iken, daha sonra Doğu Anadolu ve Azerbaycan’a hakim olmuş, devlet merkezini de Diyarbekir’den Tebriz’e nakletmiştir. Akkoyunlu Devleti de bir Sünni-İslam devletidir. Temel hukuk sistemi, İslam hukukudur. Uzun Hasan 1473’te Fatih’e mağlup olmuştur. Ölümünden 30 sene gibi kısa bir zaman sonra devletinin dağılması sonucu, bütün arazisi Şah İsmail ’in eline geçmiştir. Buraları Şiilerden geri alan Yavuz Sultan Selim de, kendisi gibi Sünni olan ve şer’i hükümleri göz önünde bulundurarak hazırlandığına inandığı ve halkın hala itibar ettiği Hasan Padişah kanunlarını değiştirme-miştir. Başlangıçta halkın da rıza ve isteği ile çoğu alanlarda Hasan Padişah Kanununu aynen kabul eden Osmanlı Devleti, zamanla sadece miktarlarda, bazı vergi çeşitlerinde ve ölçülerle para birimlerinde farklılık gösteren bu kanunları, yine halkın arzusu ile kendi kanunlarının kalıbına sokmuştur.[8] Tek ve orijinal nüshası, BOA, TTD, 64 (840), sh. 453’de bulunan “Siverek Sancağı Kanunnamesi” daha evvel neşredilmiştir. Mukaddimesinden de anlaşılacağı gibi, kanunname tamamen Hasan Padişah Kanunu esas alınarak düzenlenmiştir. Siverek Kanunnamesi ve transkripsiyonu aşağıdaki gibidir.
“DEFTERİ YASAHA-İ LİVA-İ SİVEREK TAFSİL-İ KANUNNAME-İ LİVA-İ SİVEREK BER MÜCEB-İ KANUN-I HASAN PADİŞAH
Evvel kurâda vâki’ olan re’âyâ cinsinden eğer müslüman ve ger keferedir, anun kim, çifti olub ve bir çiftlik zeminini zira’at etmeğe kadir ola, anun gibiden resm-i çift deyü bir Eşrefisin alurlar imiş ki, kırk Osman akçesi değer ola. Ve gerü eylece mukarrer kılındı. Alınamsınun (mevsimi) evvel-i bahâr nevruzdadır. Ve zira’atlerinden dahi hums üzre alınur imiş; gerü eyle bağlandı. Ve gerü her haneden yılda üçer günlük ırgâdiye dahi alınur imiş ki her güni üçer akçeden dokuzar akçe olur. Ve alınmasınun mevsimi nısfe evvel-i bahar ekin vaktinde ve nısfı dahi orak vaktindedir. Ve resm-i asiyab kaç ay dönerse ayda bir şahruki alurlar imiş ki altı Osman akçesidir. Gerü evvel üzere bağlandı. Ve adet-i ağnam her yüz koyunda bir koyun ve dört tenge dahi alınur imiş ki hesâbda iki koyuna bir akçe düşer. Bunun dahi alınmasınun mevsimi evvel-i bahar nevruzdadır, ol vakit alına Ve bağlarından dahi öşür üzere mukarrer kılındı. Amma Liva-i mezbure kurasında vaki olan ahaliden üç yüz sikke-i hasan maktü alurlar imiş ki yüz ellisine kara salgun derler imiş ve yüz ellisine dahi harcı timur derler imiş. Bu zikrolan üç yüz sikke-i Hasan ref’ olub Defter-i Cedide nesne kayd olmadı. Ve şıhnegi deyü her harmandan bir gırbal galle alınur imiş ki tahminde bir istanbul kilesidir. Ve resm-i idiye her karyeden birer koyun ve resm-i nevruziye dahi hemçünan ol düstur Ve çulhalarından dahi yılda her birinden bir tenge alınur imiş bunlar dahi ref’ olub hasıl kayd olmadı. Ve resm-i arusiye her arusiyeden bir davar alınur imiş, geri kemâ-kân mukarrer kılındı. Ve tamga hususu dahi geçüb giden harir yükünden nim Eşrefi alınur imiş ki yirmi beş Osman akçesidir. Ve bundan gayrı ne kadar yük geçüb gitse her yükden dörder tenge alınur imiş ki sekiz Osman akçesi olur. Ve gerü noktabaşı derler imiş ki her yükde birer tenge alınur imiş ki iki Osmani akçesi hesabıdır. Ve kassâblardan dahi birer mikdar maktü’ları var imiş ve yaş yemiş gelüb satılsa her yüküne iki karaca akçe alınur imiş. Ve baki deftere kayd olmamış hususlar dahi kadim düsturıc üzre mukarrerdir.”
Osmanlı Devleti’ne yeni katılan bölgelerde yapılan ilk tahrirlerin, bölgenin Osmanlı hakimiyetine geçişi ve daha sonraki dönemlerde görülen değişikliklerin takip edilmesinin sağlanması bakımından da büyük önemi vardır. Yeni fethedilen memleketlerin tahrirleri, oranın Osmanlı hakimiyetine girdiğinin belgelenmesi ve kaynakların ilgili görevlilere devredilmesi için çok önemli idi.[9] 16.yy’da Siverek Sancağı sınırları bu günkü sınırlarımızdan daha geniş bir alanı kapsamaktaydı. O dönemdeki sınırlara batıda Hilvan da dahildi. Doğuda Diyarbakır il sınırlarına, kuzey batıda ise Fırat’a dayanıyordu. Sancağın güney sınırı ise hemen hemen bugünkü ilçe sınırlarıyla aynı idi. Siverek Sancağının 1518’de Siverek, Bucak, Oşun, İn ve Heylun olmak üzere 5 nahiyesi varken; 1530 ve 1566‘da bunlara Çaykadan ’ın da eklenmesiyle sancaktaki nahiye sayısı 6’ya çıkmıştır. 1518 tarihli tahrire göre, Siverek sancağının Sancakbeyi Şefkat Bey ’dir. Topkapı, arşivi, D. 9772 nolu belgede ise, Siverek’in Mir Muzafferoğlu ’nun tasarrufunda olduğu kayıtlıdır.[10] 1518 tarihli tahrir defterine göre o günkü Siverek ve çevresinin durumu:
Siverek Nahiyesi : Sancağın merkez nahiyesidir. Şehir ve çevresini kapsar. 1518’de bu merkez nahiye 28’i meskun ve 25’i viran olmak üzere toplam 53 köye sahiptir.[11] Siverek Nahiyesinin 1526’da , 49’u meskun köy olmak üzere 23 de mezrası bulunmaktadır. Bu köylerden 35’inde hane kaydedilmiş, 14 tanesinde ise insanların meskun olduğu bilinmekle beraber hane kaydedilmemiştir [12] Bucak Nahiyesi : Bugün hala aynı adla anılan nahiye, o günkü merkez Siverek nahiyesinin kuzeybatısında yer almaktaydı. Güneyde İn Nahiyesi, doğudan Siverek nahiyesi, kuzey batıdan ise Fırat Nehri ile çevriliydi. Nüfus yoğunluğu bakımından Sancağın en kalabalık nahiyesi idi. Nüfus yoğunluğu dikkate alındığında sancağın en verimli topraklarına sahip nahiyesi olduğu anlaşılmaktadır.[13] Bucak nahiyesi 1518 de 25’i meskun 3’ü viran olmak üzere 28 köye sahiptir. 1526’da ise, 33’ü meskun köy ve 17’si mezra olmak üzere toplam 50 köy ve mezraya sahiptir. İn Nahiyesi : Bu nahiye bugün Çaylarbaşı adı ile bilinmektedir. Nahiyenin 1518’de 17’si meskun, 7’si viran olmak üzere 24 köyü vardır. 1526’da 35 köy ve 20 mezra kayıtlı görülmektedir[14]. 1518 yılında 55 hane olan Herheri köyü bugünkü Çaylarbaşı bucağının merkezidir. Köy sayısı bakımından üçüncü büyüklükte olan bu nahiyenin köyleri diğer nahiyelerin köylerinden daha kalabalık bir nüfusa sahipti.[15] Heylun Nahiyesi : Bugünkü Hilvan ilçe sınırları içinde yer almaktadır.İn Nahiyesinin güneyinde yeralmaktadır. 1518’de 1’i meskun, 19’u viran toplam 20 köyü vardır. 1526’da ise 24 meskun köy ve 20 mezra görünmektedir. 12 köyde hane görülmüyor. Bu durum bölgenin Osmanlı hakimiyetine girmesinden tahririn yapıldığı tarihe kadar hala şenlenmediğinin işaretidir. [16] Oşun Nahiyesi : Siverek Sancağının batısında, bugünkü Hilvan ilçesinin kuzeyinde Fırat Nehri kıyılarında idi. 1518’de burada 2’si meskun 20’si viran olmak üzere toplam 22 köy bulunmaktadır[17]. 998 nolu Muhasebe defterindeki kayıtlara göre bu nahiyede 1526’da 20 köy ile 37 mezra görünmektedir. Bu köylerden 11’inde hane kaydedilmiş olduğu halde 9 köyde hane kaydedilmemiştir[18]. Çaykadan Nahiyesi: Bugünkü Karcadağın bir bölümü ile Karakeçi Nahiyesinin dahil olduğu bölgenin bulunduğu yerdir. Çaykadan Nahiyesine 1518’de tesadüf edilmemektedir. Çaykadan nahiyesi yeni kurulmuş bir nahiye olmayıp sancağa sonradan katılmıştır. Çaykadan 1530’da 95 köy ve 1566’da 94 köye malik idi. [19]Bazı kaynaklarda Çıbıkdan olarak da geçmektedir. 1518 yılında yapılan tahrirlere göre Siverek Sancağına bağlı köylerin büyük bir kısmında yerleşim yoktu. Bu tarihte kayıtlı olan 145 köyden 69’unda hane kaydı yapılmamıştır. Ancak bu köyler 1530 ve 1566’da yapılan tahrirlerde yerleşime açıldığı görülmektedir. Yine bu köylerden bazıları göç ve benzeri nedenlerle mezralara dönüşmüştür. Mesela, 1518’de Oşun Nahiyesine bağlı Kadıkendi ve Çiğdemlü köyleri viran iken, Kadıkendi 1530 ve 1566’da şenlenmiştir; Çiğdemlü ise 1530’da mezra, 1566’da da şenlenmiş görünmektedir.[20]. Siverek bölgesi Osmanlı hakimiyetine geçtikten sonra yapılan 1518 tarihli ilk tahrirde meskûn halde 76 köy varken, 1566 tarihinde yapılan üçüncü tahrirde bu sayı 327’ye yükselmiştir. Köy sayısındaki bu artış Osmanlı döneminde bölgenin canlandığını göstermektedir. Bu köylerin hangi Cema’atler tarafından kuruldukları çoğu zaman tespit edilebilmektedir. Mesela; Oşun Nahiyesine bağlı Kepürhisar sakinleri Bozulus’a bağlı Avşar Cema’atinden, Kantara Bozulus’a bağlı Tabanlu Cema’atinden, Bayoğlan Halil Bey ’e bağlı Milli Cema’atinden, Kızılkuyu Bazıkî Cema’ati mensupları tarafından iskân edilmişlerdi. Bunlarla birlikte Balasatlu, Milli, Modanlu , Güvari, Karaulus, Tabanlu, Dögerni, Bazıki, Brazı, Gözi, Memi Batlu, Pir Nebi, Lağerlü, Sanlü, ve Hariç Cema’atlerinin de yaşadıkları köyler vardı[21]. Siverek Sancağı’nda mezralar da kayda değer bir yekûn tutmaktadır. Mezra, kelime olarak “ekinlik” demektir. Siverek Sancağı’nda iki çeşit mezra bulunuyordu. Bunlardan ilki köyler ile birlikte yazılanlardır ki, Tahrir defterlerinde isimleri köylerin isminden hemen sonra yer almaktadır. Mesela, “…Karye-i Elmalı mi‛a mezra-ı Karacaviran ve Karapınar ve Göl Pınarı ve Başpınarı…” gibi. Bu misalden de açıkça anlaşıldığı gibi, bu tür mezralar köyün hemen yakınlarında yer alan ekinliklerdir. Muhtemelen de köy halkının sonradan tarıma açtıkları yeni sahalardır. İkinci tür mezralar ise, daha önce meskûn yerler olup halkının, dağılması sebebiyle boşalan eski köylerdir.[22] Devlet, hazine gelirlerinin azalmaması için mezraları mukataaya, (Osmanlılarda arazinin belirli şartlarla şahıslar tarafından işletilmesi) veriyordu[23]. Bu mezraların genellikle aşiret reislerine verildiği bilinmektedir.
Osmanlı İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Siverek’te Yerleştirilmeleri
İskan en geniş anlamıyla “beşerî yerleşme”yi ifade eder. Mevsimlerin seyrine uyarak yer değiştiren, yazın yaylaya çıkan, kışın ovaya inen yarı göçebe grupların bir müddet için yerleşmeleri; insanların oturdukları münferid mesken, çiftlik, köy, kasaba ve şehir, geçici-devamlı, toplu-dağınık, küçük-büyük bütün yerleşmeler, iskân olarak ifade edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu, kuruluş, genişleme, duraklama ve gerileme devirlerinde, siyâsî, iktisadî ve içtimaî vaziyetin değişmesine bağlı olarak, iskân politikasında da farklı şekilde hareket etmiştir. Osmanlılar ilk devirlerde yeni toprakların elde edilmesiyle, konar-göçer aşiretlerin bu yeni fethedilen topraklara yerleştirilmesi şeklinde bir iskân politikası (dışa dönük bir iskân siyâseti) takip etmiştir. Duraklama döneminde devletin zayıflamasıyla ortaya çıkan iç sorunlar neticesinde konar-göçerleri ve çeşitli sebeplerle yerlerini terkeden ahali boş ve harap sahalara iskan edilerek (içe dönük İskan siyaseti) buraların ziraata açılması düşünülmüştür.[24] İskan siyasetinin uygulanmasının ana hedefi halka yüklenen yeni vergilerle ortaya çıkan isyan hareketlerinin bastırılması idi. İsyan eden topluluklar, devlet tarafından şiddetle ve ısrarla takip edilerek, iskan siyaseti çerçevesinde sürgün mahallerine sevk edilmişlerdir. Bu politika ile örneğin Güney’de, Rakka bölgesindeki mütecaviz Arap aşîretlerine karşı da bir set teşkil edilmiştir. Memleketin yeniden şen ve âbâdan (mamur) edilebilmesi, isyanlar yüzünden yerlerini terkeden bu grupların, eski iskân mahallerine yeniden nakli ile mümkündü. Böylece emniyeti de sağlanan bu bölgeler tekrar zirâate açılarak, devletin gelir miktarı arttırılmıştır. Yeniden tahriri yapılan bölge ahâlisinin daha rahat bir hayat düzeyine kavuşması, devlet tarafından devamlı baskı altında tutulan ve iktisadî durumları günden güne fenalaşan göçer ahâlinin de yerleşmek arzusunu çoğaltmıştır. Bu kabilden olmak üzere, kendilerine arazi tahsis edilerek iskân edilen konar-göçerler, yüzyılın sonlarına doğru artık köylü sınıfı arasında yer almıştır. [25] Siverek Sancağında da nüfusun büyük bir kısmı konar- göçerdi. Osmanlı Tahrir Defterlerinde, bu konar-göçerler, Cema’at ve aşiret isimleriyle belirtilmişlerdir. Aşiret, Arapça’da ilk ve en küçük Cema’at anlamına gelip; bir büyük baba ile oğul ve torunlarının vücuda getirdiği büyük bir aileyi ifade ederken; Türkçe’de büyük aile manasından ziyade, göçebe veya yarı göçebe hayatı yaşayan oymak veya boy manasına gelmektedir. Evvelce göçebe hayatı yaşarken, sonra tamamıyla yerleşik hayata geçip, bir araya gelerek köyler teşkil etmiş boylara da aşiret denilmektedir.[26] Siverek Sancağında yapılan her üç tahrirde de aşiretlerin olduğu görülmektedir. 1518’de Cema’at-ı Aşiret-i Halitlü (mevcudu 130 hane olarak o dönemde sancaktaki en kalabalık aşirettir. Aşiret reisi Suvar Bey olarak kaydedilmiştir.)[27] ve Cema’at-ı Aşiret-i Çöpi olmak üzere iki göçer aşiret mevcut idi. 1518’de adı geçen bu iki aşiret dışında, başka aşiretlerin izine rastlanmamaktadır. Ancak, 10 haneli Harzuni köyü nüfusu içerisinde, 3 hane vergi mükellefinin Karakeçili olduğu belirtilmiştir. Bu kayıtlara göre ileriki dönemlerde Siverek sınırları içerisinde yoğun olarak gördüğümüz gerek Karakeçili Aşireti ve gerekse mevcut diğer aşiretlerin sancak topraklarına sonraki tarihlerde yerleştikleri anlaşılmaktadır. 1530’da Karahacılu, Gevherlü (Güherlü), Pireli, Milli , Anterlü , Döğerni , Modanlu , Birakî (Birañî), Gözî, Abidlü, Halitlü, Çöpi-i Taraklu ve Hayme-i Mütemekkin-i Haymegân olmak üzere toplam 14 aşiretin olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Siverek Sancağında, 1566’da aşiretlerin nüfusunda büyük bir artışın olduğu görülmektedir. Fakat, 1530’da 14 olan konar- göçer Cema’at sayısı 6’ya inmiştir. Bunlar Millli, Döğerni, Kevazî (Gevazî), Burazî, Halitlü ve Çakallu Aşiretleridir. Aşiret mensuplarının bir kısmı konar-göçer durumlarını sürdürürken bir kısmının da köylere yerleştikleri müşahede edilmektedir. İsimlerini saymış olduğumuz bu Cema’atler konar göçer olanlardır. [28] Bunların yanında köylerde mukim olanların varlıkları da tahrir defterlerinde görülmektedir. 1518’de sancakta muhtemelen Osmanlı- Safevi çatışmasından dolayı meydana gelen nüfus hareketlerinden 147 köyün 74’nün viran kaydedildiği görülmektedir.[29 1566’da Siverek’te Aşiretler ve Yerleştikleri Köyler
Bozulus: Ziftil, Berhuk, Kuzancalu, Kalacuk, Kızıldepe, Kepürhisar, Kantara, Kapıluca ve Mal Viranı. Bazikî: Kızılkuyu, Sabluca, Perçdibek-i Kantara , Mezraa-i Karaperç, Degecik-i Diğer, Ağzıküçük ve Akviran. Gözi: Dağılğan, İlyas Viranı ve Konakgörmez. Milli : Susuzca, Kurd Viranı, Kurunca, Söğütlü, Tekürdurcu, Bayoğlan, Yassıca, Kavaklu, Ağçemeşhed, Payamluca, ‛İnnablu, Estağfirulllah, İğdir, Dibekcik, Kızılviran, Kızılviran-ı Diğer, Tokluziyaret, Sehrencik ve Kumsavuran. Modanlu: Arabüyüğü, Şekerlice, Taban, Küçükkazancı ve Karakilise. Hariç: Halidrekes, Haydar Ahmet, Akmeşhed, Arslandepesi, Karğilü, Reşat Viranı ve Güllüce. Karaulus: Güllüce, Güllüce-i Ülya ve Koçkuyu. Bırazî: Karabahşayış, Kârute, Kuzgunlu, Murdarca, Subatan,ve Gölçe (Gökçe) olmalı. Alpavud: Kilisecik. Tabanlu: Döğercik. Pirnebi: Tabi-i Karaulus: Sumaklü, İğdir nd. Kantara ve Şehabeddin. Cenablü: Fik. Lağerlü: İkizce Viranı. Sanlü: Hacib Viranı. Gevazi: Fik, İlyas Viranı, Kadıkendi , Kılınç Viranı, Nasreddin, Mişmişler, Burhan, Hilis, Bağçecik, Ağçeviran. Çakallu: Siverek Sancağında, Tilviran, Çiğdemlü , Tutluca, Burç, Akviran, Mağaracık, Sapluca, Mz. Kızılkuyu, Çerçiler (Çirçik), Hanmağara ve Tutviran. Ruha Sancağında ise, Kuruca, Pirhan, İsa M‛arep, Kürdüyüğü, Kantara, Kızıllar ve Mz. Öküztaş. Bolasatlu: Ruha Sancağında Kürdüyüğü, Döğerdurcu ve Kantara, Siverek Sancağında İkizce, Iğdır, İğdır-ı Gökçek ve Akviran[30] Siverek Sancağında farklı cemaatlere mensup insanların aynı köyde mukim oldukları anlaşılmaktadır. 1566’da Şehir Nahiyesinin bazı köylerinde Modanlu Aşireti mensupları ikamet ederken, diğer aşiretler ise iskân alanı olarak İn , Oşun ve Heylun nahiyelerini tercih etmişlerdi. Aşiret mensuplarının ikâmet ettikleri köyler daha ziyade birkaç haneden ibaret idiler. Siverek Sancağında aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerinin XVI. Yüzyılın ortalarına doğru başladığı anlaşılmaktadır. 1518, 1530 ve 1566 yıllarına ait tahrir defterlerine göre Siverek Sancağındaki konar-göçer Cema’atlerin tablosu aşağıya çıkartılmıştır.[31] Siverek’te Konar-Göçer Aşiretler[32]
Büyük kısmı içe dönük iskan politikası (konar-göçerlerin ve çeşitli sebeplerle yerlerini terk eden ahalinin boş ve harap sahalara iskan edilerek buraların ziraata açılması düşüncesi) çerçevesi içerisinde ve muhtemelen XVI. yy.’ın son çeyreğinden sonra Siverek bölgesine yerleştirilen, aşiret ve boyların adı ile bağlı oldukları toplulukların tablosu aşağıya çıkartılmıştır.[33]
17.YY’DA SİVEREK BÖLGESİNDE BULUNAN AŞİRET VE BOYLAR
|